Aşık Mehmet Pekmez

YAZIKÖY’LÜ AŞIK MEHMET PEKMEZ (1887-1956 )

Yazıköy’ün bilinen yegane aşığı olan Mehmet Pekmez hakkında 1975 yılında öğretmen Cevat Akkuş tarafından yazılmış olan ve Fırıncı Mehmet Gamsız’a hediye edilen kitabı günümüze kadar Mehmet Küçükhaskul muhafaza etmiştir.

Bu sayfalarda okuyacağınız Aşık Mehmet Pekmez’in hayatı ve şiirleri bu kitap’tan alınmış ve orjinaline sadık kalınarak yayınlanmıştır. Orjinal metinleri bozmamak için yabancı kelimeler çeviri yapılmadan aynen aktarılmıştır.

Unutulmuş veya unutulmaya yüz tutmuş yerel aşıklardan ve köyümüzün bilinen yegane aşığının hayat hikayesinin ve şiirlerinin günümüze kadar ulaşmasında payı olan herkese şükranlarımı sunarım.

Bu vesile ile yeni nesil Yazıköy’lüler de bu halk aşığını daha yakından tanıma fırsatını bulmuş ve acıklı hikayesini öğrenmiş olacaklardır.

Sitemizi ziyaret eden Amerika’dan Avustralya’ya kadar dünyanın her kesimindeki insanlar da bu halk aşığını tanımış olacaklardır.

Kim bilir,belki bir gün hiç ummadığımız bir diyarda şiirleri okunuyor veya şarkı sözü olarak söyleniyor olacaktır.

YAZIKÖY:İlaç için dahi olsa,düz bir parça arazisi olmayan tarihi kasabanın hemen yanı başın da ki tek düz araziyi çok evvelden işgal etmiş ve köy halkı; köylünün şehirliden daha akıllı olduğunu kanıtlamış.

Köyde çok önceleri çıkan şiddetli yangında alevler evleri acımasızca yalayıp yutmuş ve yok etmiş.Evler hala bu yangının korkusunu yaşıyor olacaklar ki koyun koyuna girip birbirlerine sarılmışlar.

Selam sana, Gımıralar, Kusrağıkaralar, Gocalar, Uzullar, İmparatorlar, Evliyalar köyü, Hakir görme fakiri al selamımı zira ben seni çok sevdim.Selam sana, Topal Eşref’in, Çukura’nın, Pekmezin, Gamsız dostun köyü.

SUNUŞ

Bu araştırma unutulmak üzere olan bir halk aşığının manevi varlığını yaşatmak ve tanıtmak gayesindedir.Yaklaşımlarla bu gayeye giderken yapılmış olan hatalar hoş görülmelidir.Çünkü, araştırma konusu olan Aşık; yazılı bir eser bırakmadığı gibi hayatı hakkında faydalanılacak bir kaynak eserde yoktur.

Halk edebiyatımızın karanlık kalmış bir yöresine ışık tutmayı amaçlayan araştırmanın bu yönde fayda sağlayacağına inanıyorum.

Bu vesile ile benden kıymetli yardımlarını esirgemeyen Safranbolu Lisesi edebiyat öğretmeni Sayın Nihat Memik’e Yazıköy halkına ve Halk Eğitim Müdürlüğü’ne burada teşekkür etmeyi borç bilirim.26.4.1975 SAFRANBOLU

Cevat AKKUŞ
Lise felsefe öğretmeni

Vasfeylesem halimi kimseler inanmaz
Çektiğim hicrana canlar dayanmaz
Ne kadar da çalışsam kara bahtım uyanmaz
Ne yazık,gam ile yoğrulmuş bu nazik beden.

Aşık Mehmet Pekmez
(1887-1956)

Aşık Mehmet Pekmez 1887 yılında Safranbolu kazasının Yazıköy’ünde dünyaya gelmiş olup 1956 yılında aynı köyde ölmüştür.Küçük yaşta babasını kaybedip yetim kalan Mehmet Pekmez hiç okul yüzü görmediği için okuma ve yazmada bilmiyordu.Hayatını kazanmak için çocuk denecek yaşta değirmenci çırağı olarak çalışmaya başlamıştır.Bu nedenle Mehmet Pekmez çocukluğunu yaşamamış ve ezik bir yaşantı sürmüştür.Küçük yaşta yetim kaldığını

“Gençlikten büyüdüm görmedim peder
Hiç eksik olmaz gönlümden gam ile keder”

diyerek izah eden Mehmet Pekmez Adapazarı dolaylarında değirmencilik yapmış,daha sonrada Ankara’nın çubuk kazasında bu meslekteki çalışmalarına devam etmiştir. Çubuk’ta değirmencilik yaparken, burada bir kıza aşık olmuş ve onunla evlenmiştir.Birinci dünya harbı esnasında askere çağırılan Mehmet Pekmez eşini Yazıköydeki evine bırakarak askere gider.Uzun müddet askerde kaldıktan sonra Yazıköy’e döndüğünde yuvasının yıkılmış olduğunu üzülerek görür.Kimsesiz bir insan olduğu için; askere giderken evde yalnız başına bıraktığı karısı dağa kaldırılmıştır.Uzun araştırmaları neticesinde karısını bulur ve Safranbolu’nun güzel bir piknik yeri olan Sarıçiçek yaylasına götürür.Oraya götürdüğü karısını ne yaptığı bilinmez ama, bilinen bir şey varsa o da o günden itibaren Pekmez’in karısının yaşamadığıdır.

Yaşadığı acı anıların kötü tesirinden kurtulamayan Mehmet Pekmez ruhi bir bunalım devresi geçirir.Bu halinden dolayı köylüleri kendisine “Deli Pekmez” lakabını takmışlardır.Teselliyi içkiden arayan Mehmet Pekmez alkol müptelası olur ve bu hali ölünceye kadar devam eder.

Kendisinin okur yazar olmadığı için eline geçirmiş olduğu bir kitaptan Aşık Dertli’nin şiirlerini yakınlarına okutturur ve içtenlikle dinler.Bu nedenle Aşık Dertli’nin tesirinde geliştiği söylenebilir.

Teselli bulmak gayesi ile içen ve Dertlinin şiirlerini dinleyen Pekmez; zamanla kendisi de şiir söylemeye başlamış ve kısa zamanda Safranbolu dolaylarında kendisinden bahsedilir olmuştur.İlk söyledikleri kendisinin yaşamış olduğu acı öyküsü ile ilgilidir.

“Bu gönül ceyhun gibi derin deryalara daldı
Melun gibi bu sevdam dağlara taşlara sardı
Yalan dünyada çok çalıştım ama elimde bir deynek kaldı
Güvenme sakın bu yalancı dünyaya aman be yahu.

Benim derdim gibi derde giriftar olmasın kimse
Ben günahkar asi kulum günahkar olmasın kimse
Ben bu dert ile yanayım haberdar olmasın kimse
Elaleme sırrım söylenmesin aman be yahu.”

Aşık Mehmet Pekmez güzel olan sesi ile zaman zaman sabahi mekanında bu mısraları okumuş ve ağlamıştır.Gerçektende son mısrasında belirttiği gibi sırrını kimseye söylememiştir.Halen karısını ne yaptığını, nasıl ortadan kaldırıldığını kimse bilmemektedir.

Mehmet Pekmez ikinci kez evlenirsede mutlu olamaz.İkinci evliliğinden bir oğlu bir kızı olur.Oğlunu ve kızını büyütür, evlendirir.Fakat kendi karısı ve oğlu Aşık Pekmez’i hor görürler.Bu durum onu çok üzer.Üzüntüsünü dile getirdiği dörtlüklerinden bir tanesi şöyledir:

“Güvenme alem de gençliğe çağa
Gel gönül yapışma çürük bu dağa
Ne evlada güven ne bahçe bağa
Yemişi toplasan yiyememekte var.”

Aşık Mehmet Pekmez değirmenciliği bıraktıktan sonra bir ara İstanbul’a gider ve orada mahalle mahalle dolaşarak simit satar, fırınlarda işçi olarak çalışır.Bu işlere intibak edemeyen Mehmet Pekmez kısa bir müddet çalıştıktan sonra köyüne döner.Köylülerine kısa zamanda geri dönmesinin sebebini bir dörtlükte izah eder

“Yardımcı dikilir terazi elde
Suali sorulur yarın mahşer de
Çırak ayakta uyur her yerde
Ekmekçiliğin sırrı böyleymiş be yahu”

Aşık Mehmet Pekmez İstanbul’dan köyüne döndükten sonra kendisine ait olan evinin altında bir kahvehane açar ve uzun zaman kahvecilik yapar.Hayatının son zamanlarında bu işi de bırakır.Bunların dışında hayatı hakkında daha fazla bir bilgimiz olmayan Mehmet Pekmez’i köylüleri ve yakın dostları şöyle anlatmaktadırlar.

“Pekmez’in günlük kıyafeti Osmanlı stiliydi.Potur adı verilen pantolonunu hiç bacağından eksik etmezdi.Uzun saçları ensesinden aşağı dökülürdü.Sakalıda uzundu.Bu kıyafet kendisine çok yakışırdı.Bu haliyle İzmir zeybeğini, Harman Dalını,Safranbolu aç kapı oyunlarını yiğitçe bir eda ile oynardı.”

“Doğal güzelliklere,hele bülbül sesine karşı derin bir tutkusu vardı.Hayvan sevgisi de çok güçlü olan Pekmez;her türlü hayvanın yaralısına,hastasına,ihtiyarlarına bakmayı kendisine görev edinmişti.”

“Hayatı olduğu gibi kabul eden ve aynı zamanda hayatı hiç umursamayan bir insandı.Girmiş olduğu her topluluğa neşe saçan nüktedan bir insan olup aynı zaman da bektaşi mizaçlı bir tipti.Çivileyici ve mizahi söyleyiş özelliği ona her toplumda aratırdı.”

Aşık Mehmet Pekmez;alkol müptelası olduğundan hayatının son zamanlarında şiddetli geçim darlığı çekmiş,hatta tütün parası bile bulamaz olmuştur.Kendisini seven köy sakinleri ona maddi destek olmuştur,ayrıca o zaman Safranbolu’da kaymakamlık görevi yapan Vali Niyazi Akı’da Aşık Mehmet Pekmez’i himaye etmiştir.

Yoksul olduğu kadar gururlu bir insan olan Aşık;herkesin yardımını kabul eden bir insan değildi.Gururluydu ama yoksulluk onu çok yıpratmıştı.Yoksulluğu ile alay edenlere şöyle seslenmiştir.

DOST

“Sen beni ayarı bozuk kantar mı sandın
Zahiren eksik ziyade tartar mı sandın
Her leşe konan bir kartal mı sandın
Ölür de müdane etmez baba Pekmez.”

Aşık Mehmet Pekmez okur yazar bir kişi olmadığı için yazılı bir eser bırakmamıştır.Şiirlerini kendisini seven dostlarının zihinlerine emanet ederek bu dünyadan göçmüştür.Bu nedenle de şiirlerinin çoğu unutulmuştur.Derleyebildiklerim ancak Pekmez’in zihinlerinde yer eden mısralarıdır.Dostları bu mısralarını halen birer hatıra olarak zihinlerinde ısrarla saklamaktadırlar.

Aşık Pekmez dostlarına vasiyetini bir dörtlükte dile getirmiştir.Ve bu dörtlüğün mezarının taşına yazılmasını istemiştir.

“Hele ibret nazarı ile bak şu kabristana yahu
Gel meftanın başına bir fatiha oku
Nuh kadar da yaşasan nihayeti bu
Mutlak sende bu pençedensin yahu”

Üslübu ve Edebi değeri

Aşık Mehmet Pekmez Geredeli Aşık Dertli’nin şiirlerine karşı ilgi duymuş, kendisi okuyamadığı için okutarak dinlemiştir.Bu nedenle Dertli’nin tesirinde kalmış olduğunu söyleyebiliriz.Aşık Pekmez’in bazı dörtlükleri bunun doğru olduğunu kanıtlamaktadır.Aşağıdaki dörtlük de bunlardan bir tanesidir.

“Sülb-i pederden düştüm rahmi mudere
Annemi katleylediler, bende gittim beyhuda yere
Davamız kalırsa huzuru mahşere
İntikamımızı alsın ol gani mevlam”

Aşık Dertli’nin tesirinde kalmış olmanın yanı sıra kendisinde Allah vergisi bir istidad da mevcud şüphesiz.Bu da Aşık Pekmez’in orjinal yönünü oluşturuyor.Aşık ta içe doğma esastır.bu da Allah vergisi bir yetenektir.

“Üstadım Hüda eğlemiş tertip”

demekle doğuştan böyle bir yetenekle beraber geldiğini ifade etmiştir.

Bir başka dörtlüğünde de bu meseleyi şöyle izah etmeye çalışmıştır.

“Dad-ı Haktan destur geldi dilime
Tarikatten bir yol geçti elime
Hakikatten bir su bağlandı gölüme
Katre idim bende ummana yetiştim”

Bu dörtlüğünden de anlaşılacağı gibi kendisinde bulunan istidadı Aşık Dertli’nin tesirinde değerlendirmeye çalışmıştır.Ümmi olan bir insan için küçümsenecek bir iş değildir.Dar bir bölge içinde yetişmiş bir şair olmasına rağmen, özellikle hayatının son zamanlarında bir tekke şairi olmaksızın böyle bir eda kullanmış,

“Kutre idim bende ummana yetiştim”

demiştir.

“Tahrikatten bir yol geçti elime” mısralı Aşık Dertli’nin eserlerinden esinlenmiş olduğunun bir ifadesidir.Bunların dışında Dertli ile daha fazla ortak yönleri yoktur.İkisinin de birer dertli kişi oldukları en önemli ortak yönleridir.Bu ortak yön nedeni ile Aşık Pekmez, Dertli’nin eserlerine ilgi duymuş olabilir.

Zor bir sanat olan şiir Aşık Pekmez’in dilinde pürüzsüz, sade bir ifade bulmuştur.Süssüz, saçaksız, son derece sade ve güzel bir üslubu vardır.

“Ana yaşım on yedi
Aklım başıma geldi
Annem izin verdi
(Haydi oğlum evlen) dedi”

gibi dörtlüklerinde çok kolay ve sade söylenmiş gibi göründüğü halde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan bir söyleyiş gücü vardır.Edebiyatta sehl-i mümteni denilen bu tür söyleyiş özelliği değme şairlerde görülmez.Bir kör aşığının bu tür söyleyiş gücü hiçbir zaman küçümsenemez.

Aşık Pekmez’in şiirleri halk nazım şekillerimizin birimi olan dörtlüklerle söylenmiştir.Şiirlerin deki şekil, genellikle halk nazım şekillerin de çok görülen koşma, türkü ve destan söylediği gene de söylenemez.Bilinen bir gerçek varsa, çoğu şiirlerinin şekil olarak bunlara uyduğudur.

“Yardımcı dikilir terazi elde
Suali sorulur yarın mahşerde
Çırak ayakta uyur her yerde
Ekmekçiliğin sırrı böyleymiş be yahu”

gibi şiirlerinde üç mısra kendi aralarında

______________a
______________a
______________a
______________s

şeklinde kafiyeli, dördüncüler ya serbest, ya da kendi isminin bulunduğu müstakil bir dizedir.Örneğin:

” Sinin Kemal bulmuş zevalin yakın
Her varlığın mecliste edebin takın
Kanundan hariç işlere karışma sakın
Pöstekini yüzerler ey Aşık Pekmez”

gibi.

Rubailer de nasıl dört mısra içersinde bir kainat görüşü anlatılmışsa, Aşık Pekmez’in de dörtlüklerinde bazen bir kainat görüşü, bazen de bir olay vardır.Ancak onun dörtlüklerinde şekil rubai değil, tamamı ile hece ölçüsü ile yazılmış türküyü andıran söyleyişlerdir.Aşağıdaki mısraları bu özelliğini yansıtmaktadır.

“Aşık değil Sultan Süleyman olsan ne gelir elinden
Allah’ı, Muhammed’i koyma sen dilinden
Korkmaz mısın sen şu çaresiz ölümden
Vazgeç bu benlik duasından be Pekmez..”

Bir olayı yansıtan dörtlüklerine de şu misali verebiliriz.

“Bir oğlum var mektep numarası elli altı
Ne kadar çalışsa açılmaz kara bahtı
Bir hastalığa yattı kalmadı takati
Buna Pekmez ne yapsın be yahu.”

Başka bir dörtlüğü de şöyledir.

” Ovacuma’dan aldım bir ibi
Pilav pişirecektim tepe gibi
Ayaktan kayboldu bu kancık ibi
Buna Pekmez ne yapsın be yahu”

Bilindiği üzere türkülerde dördüncü mısra aynen tekrarlanır.Bu tekrarlanan mısraya kavuştak denir.Pekmez’in şiirlerinde kavuştak yerine çoğu kez “Buna Pekmez ne yapsın be yahu”mısrası geçer.

Halk şairlerinin çoğu, şiirlerinde kafiyeye fazla önem vermemişlerdir.Hemen hemen yazdıkları şiirlerinde yarım kafiyeyi yeterli bulmuşlardır.Oysa ki, bunun aksine Aşık Pekmez ‘de kafiye kaydına çok riayet edilmiştir.Genel olarak kullanılan kafiyeler, saz şairlerinin ki gibi yarım kafiyeler değil, âdete Divan şairlerinin kullandıkları tam ve zengin kafiyelerdir.

Kâfiyeye vermiş olduğu öneme misal olarak, Safranbolu’nun tarihi dabakhanesi için söylemiş olduğu bir dörtlüğü verebiliriz.

“Vaketemiz antika hekimiz ipek
Yaparız şaplıyı ekeriz kepek
Hakka tevekkülüz bekçimiz köpek
Buna Pekmez ne yapsın be yahu”

Derlenebilen şiirlerinin tetkikinde görülmüştür ki, Aşık Pekmez, şiirde kafiyeye verdiği önem kadar ölçüye pek önem vermemiştir.Genellikle halk şairlerinin olaylar üzerine yazdıkları, düzdükleri türkülere benzer şiirlerinde vezinlerde uygunluk yoktur.Her halk şairinde çok görülen 6+5=11 lik hece ölçüsü Aşık Pekmez’in şiirlerinde de vardır.Yalnız bu tür söyleyişler,şiirin bütününde devam etmez.Altılı,beşli devam ederken bir de bakarsınız 7+5=12 li veya 4+4+3=11 li hece vezinine geçivermiştir.Bazen 14 lük hece vezninide geçivermiştir.

Bilindiği üzere eskiden halk şairleri, diyar diyar gezerler ve konakladıkları kahvehaneler de diğer saz, şairleri ile karşılaşınca onlarla kıyasıya bir şiir söyleme yarışına girişirlerdi.Buna yarışma veya yıkışma denirdi.Aşık Pekmez, bir saz şairi olmadığı için sazla böyle bir yarışmaya girmiş değildir.Fakat birkaç kere onun sazsız olarak, uzak diyarlardan gelmiş, zamanın tanınmış halk şairleriyle yarışmış; yıkışmış olduğu bir gerçektir.Hatta bunlardan bir iki tanesini perişan ve mahcup ettiği de söylenir.Bilhassa bu türde yapılan karşılıklı yıkışmalarda Pekmez, hemen hemen hiç ölçüye gelmemiştir.Esasen böyle acele yapılan karşılaşmalar da muntazam hece vezilerinin kullanılmamasının tabii karşılanması gerekir.

Kastamonu’lu Aşık Mümin Meydanî ile yaptığı yarışma ile ilgili olarak derlenen iki dörtlüğünde bu özelliğini açıkça görebiliriz.

(15 hece) Vilayetin Kastamonu ikametgahının Araç
(10 hece) Mümin senin zanaatın saraç
(13 hece) Yiyemezsin hiçbir zaman Pekmez’den haraç
(13 hece) Böyle ihvanlara can verenlerdeniz

“Asilzade olduğun sohbetinden belli
Bu aşıklık sende kalsın temelli
At pazarında biladerini gördüm sırtı semerli
Eşek misali be Mümin efendi”

Görüldüğü gibi bu tür dörtlüklerinde onlu,on üçlü,on beşli heceler kullanılmıştır.Esasen o, feryad eden bir gönlün, altın bir kafesin içinde barınamıyacağını ifade etmiş ve

“Bülbül altın kafeste ötmez be yahu”

demiştir.Hece ölçüsü hakkında da şunları söylemiştir.

“Ben ölçüye gelemem, ağzıma ne gelirse onu söylerim”
demiştir.

Aşık Pekmez, çoşkun ruh elemleriyle dolu ruhunun bilinmez derinliklerinden gelen elem ve kederleri mecliste ve düğünlerde yüksek ve yanık aynı zamanda güzel olan sesiyle terennüm eden bir halk aşığıdır.Özellikle lirik dörtlükleri çoğunluktadır.

“Gençlikten büyümüş görmemiş peder
Hiç gönlünde kalkmaz gam ile keder
Bir çocuk çağırsa ardından gider
Pek kolay yulara gelir bu Aşık Pekmez”
………………………………………………..
Vasfeylesem halimi kimseler inanmaz
Çektiğim hicrana canlar dayanmaz
Ne kadar da çalışsam yine bahtım uyanmaz
Çünkü gam ile yoğrulmuş bu nazik beden.”

Aşık Pekmez, son derece zeki, hassas, kurnaz ve medeni cesaret sahibi bir kişidir.Toplumda etrafını neşelendiren vak’alar üzerine duyduğu ilhamı anında dudaklarında döken, sırasında tartışmalar yapan, iç hayatı ile son derece ızdıraplı bir Aşıktır.Çoşkun ve ruhi ızdıraplarını dile getirdiği şiirleri içli ve liriktir.Ne yazık ki söylediği güzel şiirlerinin çoğu meclisleri inletmiş ama bunların hepsi zamanımıza kadar gelememiştir.

Okuma yazma bilmemiş olmasına rağmen, şiirlerindeki kültür ve irfanını birazda çok diyar gezmiş olmasına bağlayabiliriz.Askerliği esnasında Yemen’e kadar gitmiştir.

Aşık Pekmez,sağlığında çevresinde şiir söylemeye yetenekli gençlerin yetişmesine yardımcı olmuş ve bunlarla yarışmıştır.Ezme lâkabı ile tanınan bir şaire bir yarışma esnasında şöyle söylemiştir.

“Sen Ezme, ben Pekmez
İkimiz bir arada gitmez
Kazancımız kendimize yetmez
Başka ticarete baksak be yahu.”

Başka bir dörtlüğü de şöyledir:

“Avcılıktan bahsedersin vuramazsın karabakalı
Gece rüyanda görürsün tilki ve çakalı
Keklik diye kovalarsın ağaç kakanı
Vazgeç ay efendim sen bu avcılıktan.”

Bütün bunların yanı sıra Aşık Pekmez taşlamaları ile düzeni eleştirmiş ve karşısına aldığı devlet büyüklerine dörtlükler halinde eleştirilerini sunmuştur.

“Köyümüzün katibi kitapsız
Bu sene vergileriniz pek insafsız
Satmadık bir tencere kaldı o da kapaksız
Bıçak kemiğe dayandı be yahu”
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _

“Her daireyle dolmuş bir avuç süfa
Hiç kimseyi düşünmezler eylerler zevk-i sefa
Aslı bozuklardan gelir mi vefa
Ayaklar altında kaldı fakir fukara”

Aşık Pekmez’in Türkiye çapında tanınmış olmamasının olaylarla ilgili dörtlükler söylemiş olması olabilir.Bunun yanında Aşık iyi anlaşıldığı zaman, halk edebiyatının önemli bir siması olduğu ortaya çıkar.Şiirlerinde söyleyiş gücü, irfan ve kültürü cahil olmasına rağmen kendi kendisini yetiştirmiş olduğunu kanıtlar.

Kendi kendisini yetiştirmesi sayesinde izahı güç olayları bir dörtlükle anlatı verme yeteneğini kazanmıştır.

Köy kasabının kesmiş olduğu ineğin karnından bir buzağı çıktığını üzülerek gören Pekmez’in ağzından şu mısralar dökülür.

” Sulb-i pederden düştüm rahmi madere
Annemi katleylediler, bende gittim beyhude yere
Davamız kalırsa huzuru mahşere
Alsın intikamımızı ol gani mevla”

Buraya kadar görüldüğü gibi, Aşık Pekmez’in şiirlerinde karşımıza çıkan bazen bir olay, bazen bir evren görüşü, bazen de düzenin bozuk yönleridir.

Bütün çabalarına rağmen hayatının son günleri yoksulluk içinde geçmiş ama yılmamış, yıkılmamış, kimseye sır vermemiş, hayat mücadelesine devam etmiştir.
Nihayet “Nuh kadar da yaşasan nihayeti bu” diyerek ebediyete intikal etmiş ve her faniye olduğu gibi kara toprak onu da sineye çekmiştir.

__ OLAYLAR VE MISRALAR__

Aşık Mehmet Pekmez, şiirlerin de özellikle Safranbolu yöresinde, kendi köyünde şahit olduğu, bizzat yaşadığı olayları anlatmış dörtlükler halinde dile getirmiştir.Aşık Mehmet Pekmez’i daha iyi anlayabilmek için, bu olaylardan bazılarını gözden geçirmemiz gerekir.Bu nedenle olaylara ve bu olaylara ilişkin mısralara birkaç örnek vermek daha iyi olur.Böylece Aşık Pekmez’i daha iyi anlamaya ilişkin bir çıkış noktası bulmuş oluruz.Burada verilecek birkaç misal Aşık Pekmez’in sosyal yönü hakkın da bilgi verir.Aynı zaman da bu olaylara ilişkin mısraları anlatım gücü yönünden ilgi çekicidir.Bu olayların oluş sırasını bilemiyoruz.Yaptığımız sıralama olayların gerçek oluş sırasını yansıtmaz ama mühim olan olaylar veya olayların oluş sırası değil, bunlara ilişkin mısralarıdır.

Aşık Pekmez, esas mesleği olan değirmenciliği bıraktıktan sonra bir ara çalışmak için İstanbul’a gider.O zaman taşıt şartları şimdi ki gibi olmadığı için, Aşık Pekmez Safranbolu’dan Gerede’ye kadar eşeğine binerek gider ve orada eşeğini satarak bir vasıtaya binerek İstanbul’a varır.Orada mahalle mahalle dolaşarak simit satar, bir müddet de fırın işçiliği yapar.Fakat bu tür işlere intibak edemez.Bu nedenle kısa zamanda köyüne dönmek zorunda kalır.Bu olayı şu dörtlükleriyle dile getirmiştir.

“Gerede’de pek ucuza sattın eşeği
Bulamazsın bundan sonra kaba döşeği
Tablakârlık yapıp dolaştın beş yüz mahalle yedi bin köşeyi
Ey Aşık Pekmez bırak artık bu serseriliği”
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _

“Tahtakale ahvalı pek yaman oldu
Bütün işçiler kahvehaneye doldu
Kahveci saffat su vermez oldu
Açlıktan ne haber aman be yahu.
Tezgâhtar efendiye teslim kâmilen tezgâh
Pişiricinin sırrına olamaz agah
Hamur kar iş yerinde kalmıştır nagah
Verir emri tayfalarına be yahu

Yardımcı dikilir terazi elde
Suali sorulur yarın mahşerde
Çırak ayakta uyur her yerde
Ekmekçiliğin sırrı böyleymiş be yahu”

İstanbul’da tutunamayıp köyüne dönen Aşık Pekmez, kendi evinin altına bir kahvehane açarak kahvecilik yapmaya başlar.Aşık’ın köyde kahvecilik yaptığı sıralarda köyde sert mizaçlı bir muhtar vardır.Bu şahıs boynu kravatlı, topal bir kişidir.Aslen Yazıköy’lü de değildir.Bir ara İstanbul’da bulunmuş, bu esnada da İstanbul’da Yazıköy’lü bir kızla evlenmiş, bir zaman sonrada karayolu ulaşım imkanları elverişsiz olduğu için deniz yoluyla karısı ile birlikte Bartın’a gelmiş oradan da Yazıköye gelip yerleşmiştir.Sonrada muhtar olmuştur.

Muhtar ile Aşık’ın araları açıktır.Muhtar fırsatını buldukça kahvehaneye ceza yazmaktadır.Aşık Pekmez çok içerlemekte, kızmakta ama sesini çıkaramamaktadır.Çünkü karşısındaki muhtardır.Hareket edecek olursa karakolluk olacağını bilmektedir.

Aşık Pekmez, bir topal köpek bulur ve onun boynuna kırmızı bir kurdele takarak muhtarı sembolize eder.

Muhtarın kahvehanede bulunduğu bir sırada topal köpeği masanın üstüne çıkartılır.Günlerin biriktirmiş olduğu öfkeyle gürler kahvehanenin içinde.Köylülere hitaben,

“Dinleyin ağalar topal köpeğin vasfını”

diyerek başlar söze.Sonra köpeği sıvazlayarak devam eder.

” Köyümüzde türedi bir topal köpek
Boynunun tasması kamilen ipek
Buğdayı beğenmez oldu bulamazken kepek
Azdıkça azalı bu topal köpek

Bartın iskelesinden bastı karaya
Bir kızanın peşine takılıp geldi buraya
Bunca ahaliyi koydu araya
Türedikçe türedi bu topal köpek

Sahibini tanımaz ürer herkese
Ufak bir hatayı sürer merkeze
Bir koku duysa gider çerkeş’e
Leş meraklısıdır bu topal köpek

Gövlezden besledik bu iyi deyi
Tek şurada karnını doyursun deyi
Isırdı bütün paşayı beyi
Ne hain çıktı bu topal köpek”

Yazıköy’de eskiden beri ve halen su sıkıntısı vardır.Aşık Pekmez’in yaşadığı zamanda da vardır bu sıkıntı.Köy sakinleri bahçe ve bostanlarını, bağlarını belirli bir ücret karşılığında; köyün ortak malı olan küçük bir akarsudan sırayla sulamaktadırlar.Bu sıra işini düzenlemek için muhtarlıkça bir su çavuşu tayin edilmektedir.

Aşık Pekmez zamanında su çavuşluğuna köylülerin Çukur o , lakabını taktıkları bir zat görevlendirilmiştir.Çukur o’nun karşılaştığı herkese hısım veya bacanak diye hitabetme alışkanlığı vardır.Çukur o’nun yardımcısı da “Kusrağıkara” lakabı ile tanınan birisidir.

Su herkese iki saatlik müddetle verilir ve ücretide kırk kuruştur.Yani saati yirmi kuruştur.Saati yirmi kuruştur ama prensip icabı daima iki saat müddetle su verilir, bir saat müddetle verilmez.

Köyün bir imamı vardır.Bu imam köy sakinleri tarafından “Evliya” diye anılır.O, da ziraatle uğraşmaktadır.Bir keresinde Evliya’nın su almak için kırk kuruşu bulunmaz.Yirmi kuruşu vardır.Evliya yirmi kuruşla su çavuşundan bir saatlik su ister.Fakat bu prensiplare aykırıdır.Aykırıdır ama köyün imamını kıramaz su çavuşu.Ve ona bir ağacın dibine oturarak beklemesini söyler.Bir ara bir saat süre ile su verebileceğini belirtir.Aşık Pekmaz’de kimseye sezdirmeden konuşmaları dinlemektedir.Şahit olduğu olayı şöyle anlatır.

” Evliya gelip yirmi kuruşla eyledi suculara müracaat
Hele Evliya git koca meşenin dibinde biraz yat
Yirmi kuruşun yanına yirmi kuruş daha kat
Senin sıranda gelir aman be yahu

Bin efendime söyliyeyim etmez bir para
Çukuro’nun muavini Kusrağıkara
Hakkın varsa git heyyetten ara
Buna Pekmez ne yapsın be yahu

Kimine bacanak dersin kimine hısım
Bu sucuklukta eyledin kendini herkese hasım
Bugün git yarın gel derken dayandı kasım
Buna Pekmez ne yapsın be yahu.”

Pekmez’in ikinci karısından bir oğlu olur.Bu oğlan ilk okulda okurken ağır bir hastalık geçirir.Aşık Pekmez oğlunun hastalığını yakınlarına bir dörtlükle duyurur.

“Bir oğlum var mektep numarası elli altı
Ne kadar çalışsa açılmaz bahtı
Bir hastalığa yattı kalmadı takatı
Buna Pekmez ne yapsın be yahu”

Aşık Pekmez’in oğlu büyür, evlenir ve onunda iki oğlu olur.Aşık Pekmez’i karısı ve oğlu hor görmektedirler.Bir gün karısına çok kızmıştır.Torunlarını yanına alarak kahvehaneye giden Pekmez geçimsizliğini bir dörtlükle dile getirir.

” Pekmez çifter çifter almış yanına torunu
Cin’a erken kalkar yakar furunu
Yakında kırılır inşallah babannesinin burnu
Bıçak kemiğe dayandı aman be yahu”

Aşık Pekmez, oğlunun kendisini hor görmesine çok üzülür ve zaman zaman üzüntüsünü dile getirir.

“Güvenme alemde gençliğe, çağa
Gel gönül yapışma çürük budağa
Ne evlada güven ne bahçe bağa
Yemişi toplasan yiyememekte var

Namı şahsına ezelden derler Pekmez
Kekliğin yanında saksağan sekmez
Bu yaştan sonra efelik sökmez
Hele eğ başını ey ihtiyar Pekmez

Pekmez’in elinde güzel bir saat
Yelkovan akrebe etmez itaat
Kabından taşacak olursa pekmez şayet
Tepesine sinekler hazır be yahu

Hiç durmaz sallanır bu saatin rakkası
Duvara dayanmıştır arkası
Pekmez’in karıyla bitmez kavgası
Aleme sırrını anlatma be yahu”

Karabük Demir Çelik fabrikasının temeli atıldığı zaman; bu yöre halkı çok sevinir.Aşık Pekmez bu sevincin dışında değildir.

” 3 Nisan 1937 de temel atmaya geldiler
Fabrikanın inşaatını ingilize verdiler
Devlet büyükleri bu işi münasip gördüler
Yaşa İsmet Paşa yaşa, yaşa Ali Çetinkaya

Karabük, ötebük’e nispet
Temel atmaya geldi İnönü İsmet
Elbet getirdi bize kısmet
Yaşa İsmet Paşa yaşa, yaşa Ali Çetinkaya

Karabük’ün ateşi fabrikayı yaktı
Bütün amele boynuna kravat taktı
İskarpini giydi çarığı attı
Yaşa İsmet Paşa yaşa, yaşa Ali Çetinkaya”

ALLAH rahmet eylesin.

4 cevap

22 05 2007
Tayfun KILIÇ

Sayın yetkili;

Aşık pekmez ile ilgili bölümü ayrıntılı olarak okudum Burada beni rahatsız eden birkaç bölümü sizinle paylaşmak istedim. Aşık pekmezin eserlerinden birinde geçtiği rivayet edilen muhtar (topal ve yazıköylü olmayan) benim büyük dedemdir. Kendisi bir bacağını 1. dünya savaşı sırasında Filistin cephesinde kaybetmiş ardından da İstiklal savaşı sırasında İstanbul’da bulunup Anadoluya mühimmat ve erzak temini için çalışmıştır. İstiklal madalyası sahibidir. Ayrıca bu vatan için kaybettiği bacağını bir övünç kaynağı yapmış ve soyisim olarak almıştır. Burada geçen “topal ve zaten yazıköylü de değildi” ifadelerinden çok rahatsız olduğumu ve düzeltilmesi için gerekli hassasiyeti göstereceğinizi umut ediyorum. Benim kimliğimde de Yazıköy yazmaz ve ben kendimi hep yazıköylü olarak tanıtırım bundan da gurur duyarım. bir savaş gazisi hakkında bu ifadelere yer vermek ne derece doğru tartışılması gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca yine muhtarlarımız bölümü incelendiğinde Aşık pekmezin aynı dönem (topal) muhtarın listesinden aza olduğunu görüyoruz. Bu; yazılanlarla bir tezat oluşturmuyor mu? Yine ayrıca bir köyde muhtar seçim sonrası görev alabilir. Dolayısı ile bölge halkının sevgi ve saygısını kazanmaksızın bunun mümkün olmadığı su götürmez bir gerçektir. Burada karşılaştığım ifadeleri Yazıköy resmi web sitesinde de gördüm ve hemen ilgililerle temas edip düzeltilmesini sağladım. Sağ olsun ilgili arkadaşlar teveccüh ve ilgi göstererek konunun düzeltilmesine yardımcı oldular. Aynı ilgi ve teveccüh konusunda yardımlarınızı rica ediyor iyi çalışmalar diliyorum.

22 05 2007
ismailkorpe

Tayfun kardeş, Aşık Pekmez yazısı Cevat Akkuş’un kitabından aynı şekilde, hiç bir değişiklik yapılmadan alınmıştır. Bu kitabın içeriği yazara aittir. Benim bu yazının içeriğine müdahale yapmam yazarın izni ile olabilir. Bu kitap yazıköylülerin hatıralarıyla meydana getirilmiştir.
Selam ve dua ile.

1 02 2009
Cevat Akkuş

Sayın Kılıç,
1974-1976 yılları arasında Safranbolu Lisesi’nde görev yaptım. eşimin işi nedeniyle Yazıköy’de oturdum. Daha sonra tayinen ayrıldım. Köy sakinlerinden bazı kişilerin anlatımları doğrultusunda Aşık Pekmez’in hayatı ve deyişlerini derlemeye çalıştım. Bu esnada bana rahmetli Eşref Muhtar’ın gazi olduğu söylenmedi, üzüldüm. Kötü bir amaç yoktur. İlgili kişilerin anlattıkları yazılmış ve derleme Yazıköy’e armağan edilmiştir.
Selamlar. 01.02.2009

2 02 2009
Cevat Akkuş

Sayın Kılıç,
1974-1976 yılları arasında Safranbolu Lisesi’nde görev yaptım. Eşimin işi ne- deniyle Yazıköy’de oturdum. Daha sonra tayinen ayrldım. Köy sakinlerinden
bazı kişilerin anlatımları doğrultusunda Aşik Pekmez’in hayatı ve deyişlerini derlemeye çalıştım. Bu esnada bana rahmetli Eşref Muhtar’ın gazi olduğu söylenmedi. Üzüldüm.Kötü bir amaç yoktur. İlgili kişilerin anlattıklar yazılmış
ve derleme Yazıköy’e armağan edilmitir. Selamlar. 01.02.2009

Yorum yapın